Sakarya Detay Haber

KEŞKE HERKES OKUYABİLSEYDİ

KEŞKE HERKES OKUYABİLSEYDİ
Bu haber 17 Eylül 2018 - 14:33 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Üniversite yıllarında gelişim ve öğrenme psikolojisi dersi öğretim görevlisi Azmi Bayram hocamızın KEŞKE hakkındaki bir konuşması kalmış aklımda. KEŞKE bir kıyamettir demişti bir keresinde bize. Ne demek istemişti diye düşünürken kıyameti hayal ettim birden. Tüm kutsal kitaplarda anlatılan bir kıyamet vardı. Öncesinde ise insanların imtihan için geldikleri bir dünya. Ama insanlar oraya ne için geldiklerini unutup, sınır tanımaz istekleri ve doymayan nefisleri uğruna Ademi kardeşliği bozup birbirlerine zulüm edeceklerdi. Güçlü olanlar güçsüzleri ezecek, hakkı olmayan ganimetleri cebir kullanarak elde edecek, birbirlerinin malına ve canına tecavüz edeceklerdi. Aslında bu durum uzun bir KEŞKE yolculuğunun daha ilk aşamasıydı. Durağa geldiklerinde ise bu kelimeyi çokça kullanacaklarından bihaberlerdi.
Bunları hayalimde canlandırırken kıymetli hocamızın ne demek istediğini anlamıştım artık. Evet, KEŞKE bir kıyametti ve dönüşü olmayan bir kıyamet. O gün ders bitiminde kantine inip en ücra köşeye oturdum. Not defterimi çıkardım ve bir şeyler karalamaya başladım.
Sen adaleti yıkmamalıydın evlat!
Dünyada zulüm gören bir mazluma dini, kitabı nedir diye sormamalıydın.
İşi ehline verirken Müslim, gayrimüslim ayrımı yapmamalıydın.
Sen adaleti yıkmamalıydın evlat!
Mülklünün gazabından korkup ta, mülkün temelini sarsmamalıydın.
Buğdaylar serpmeliydin dağlara. Müslüman topraklarında kuşlar aç kalıyormuş dedirtmemeliydin.
Sen adaleti yıkmamalıydın evlat!
Yahudi’nin hakkı olan bir toprakta bile olsa, hukuksuzca yapılan bir cami için Hz. Ömer’in ‘’camiyi yık ama adaleti yıkma’’ sözünü rehber edinmeliydin.
Defalarca umreye gideceğine, sefil düşen komşunun halini sormalıydın.
Sen adaleti yıkmamalıydın evlat!
Oturduğun makamın azametine güvenerek, Valisi rahman olan biçarenin karşısında başını arşa kaldırmamalıydın.
Gözlerinin önünde mazlumların hakkı yendiğinde dilsiz şeytan gibi susmamalıydın.
Sen adaleti yıkmamalıydın evlat!
Hakkaniyetin imtisal olmalıydı çağlara. Ürkütmeliydi hoşgörün şer ocaklarını.
Bir gün bile adaletle hükmetmenin 60 yıllık ibadetten daha üstün olduğunu anlatmalıydın çocuklarına.
Ve sen evlat!
Bir gün mutlaka huzuruna çıkacağına inandığın hâkimin, aslında her zaman huzurunda bulunduğunu bilmeliydin.
Ne zaman adaletten ayrılacak olsan, Bakara süresinin 186. Ayeti yankılanmalıydı kulaklarında;
‘’ Sana beni soracak olurlarsa de ki,  ‘’O SİZE ŞAH DAMARINIZDAN DAHA YAKINDIR’’

Evet, bu duygularımı not defterime karaladıktan sonra içimi bir hüzün kaplamıştı. Bir yandan çayımı yudumlarken, bir yandan da içinde bulunduğumuz KEŞKE adlı kıyameti düşünüyordum hala. Etrafımıza baktığımızda neredeyse insanların tamamı kullanıyordu bu kelimeyi. Keşke evlenmeseydim, keşke başka bir meslek seçseydim, keşke falanca işi yapmadan önce birilerine danışsaydım gibi çuval dolusu keşkeler. Bu keşkelerin doğrudan eğitim – öğretim ile alakalı olanları çoğunlukta idi ve keşke dedim. Keşke bu sistemi düzeltebilseydim.
Sonra güldüm kendime. Aynı kelimeyi istemeyerek te olsa bende kullanmıştım çünkü. Keşke kullanmasaydım dedim ve yine güldüm. Bu gülüş hayatımın en acı gülüşlerinden biri olarak kalmıştı günlüklerimde. Ne yapabilirdim ki. Ben sadece bu eğitim sisteminin içerisinde gelecek kaygısı taşıyan milyonlarca öğrenciden biriydim sadece. Tek hedefim okulumu bir an önce başarıyla bitirip öğretmen olmak ve kendi kafamda tasarladığım yepyeni bir eğitim modeliyle öğrencilerimi geleceğe hazırlayabilmekti. Yıllardır eğitim sistemimizde ters giden bir şeyler vardı. Disiplin sorunları, yanlış müfredat ve yanlış sınav sistemleri, teknolojik olanakların eksikliği, okullar arası bölgeden bölgeye değişen eğitim ve kalite farklılığı, fırsat eşitliğinin olmaması ve öğrencilerin sadece akademik başarısına göre planlanmış bir eğitim sistemi. Bunların hepsi öncelikli olarak düzeltilmesi gereken genel konuların başında olmakla beraber, tabana inildiğinde düzeltilmesi gereken onlarca konu daha vardı. Eğer acil bir çözüm bulunmazsa ileriki yıllarda bu sistemle yetişen çocuklarımızın %80 lik bir bölümü yine o kıyameti yaşayacak ve KEŞKE diyecekti.
Aylar yılları kovaladı. Artık yükseköğrenimimi tamamlamak üzereydim ve Ağrı ilimizin çeşitli ilçe ve köy okullarında staj yapmaya başladım. İlçe okulları ile köy okullarının arasında teknik donanım açısından uçurumlar vardı o dönemlerde. Bir yanda kilometrelerce uzaklıktan sobalı okullarına kucaklarında odun ile gelen, burunları soğuktan kıpkırmızı olan çocuklar, diğer yanda okul servisleri veya kendi aileleri tarafından otomobille kaloriferli okullarda eğitim gören çocuklar. Ne kadar tuhaf dedim kendi kendime. İki günlüğüne gittiğim köy okulunun müdürü ile konuşurken okulun tüm ihtiyaçlarını velilerin kısıtlı imkânlarla kendilerinin temin etmeye çalıştığını öğrenmiştim. Birinci sınıfa ilk başladıklarında daha Türkçe konuşmayı dahi bilmeyen, dolayısıyla öğretmenlerinin ne dediğini anlamayan birçok öğrenci vardı. Birleştirilmiş sınıflarda tek öğretmen tarafından tüm sınıflara ayrı ayrı dersler verebilmeyi başaran eğitimcilerimizi görünce ellerinden öpesim gelmişti. Öğretmenlerinin dilini anlamasa da sevgi ve umut dolu gözlerle öğretmenlerinin ağzından çıkan kelimeleri akıl süzgecinden geçirip kendi dillerince eşleştirmeye çalışıyorlar ve bunu büyük bir azimle yapıyorlardı. İlkokulu bitirinceye kadar hem Türkçeyi hem de almaları gereken ders konularını öğreniyorlardı. Hem köydeki yaşam şartlarında geçimlerini sağlayabilecekleri kadar tarım ve hayvancılık faaliyetleriyle meşgul oluyorlar, hem de okullarına o kadar aşıklar ki tatil günlerini hüzünle karşılıyorlardı. Lakin aynı şeyler veliler için pek söylenemez. Çocuğunu okula göndermek istemeyen, küçük yaşta evlendirmek isteyen veya sadece kendi işlerinde çalışmasını isteyen anne babalar da yok değildi. Sevgili köy öğretmenim bu konuyla ilgili mücadelesini anlatırken öğretmenliğin bir meslek değil, gönül işi olduğunu söylüyor ve bu gönülde ailelerin değil, ülkemizin geleceği adına kaygı duymayan eğitimcilerin bu işi sadece maddi çıkar için yaptığını söylüyordu. Ne güzel bir yorumlama dedim ve böyle öğretmenlerimizin de olduğunu görünce büyük bir mutluluk yaşamıştım. Oradaki insanların herkesten daha fazla eğitim olanaklarına ihtiyacı vardı. Hatta köy halkının genç, yaşlı demeden tamamının acilen bir eğitim ortamına alınması gerekiyordu. Kıymetli köy öğretmenim de bunu defalarca yetkililere iletmiş, fakat köy halkından talep olmayınca hayata geçirememişti. Hayatımda her zaman böyle küçük yerlerde eğitim – öğretim adına mücadele etmek istemişimdir. Lakin üniversiteyi bitirince nasibim beni Sakarya’nın Kocaali ilçesinde göreve başlatmış ve bu şirin ilçede kısa sürede geniş bir sosyal çevreye sahip olmuştum. Aklımda hep doğu Anadolu’nun o zor şartları kaldığı için göreve başlamış olduğum bu ilçede her türlü olanaklardan faydalanan çocukları gördükçe bir kez daha içim burkulmuştu. Öğrenciler en ücra köylerden ücretsiz servis ile evlerinden alınıyor, okullarda öğlen yemeği devlet tarafından veriliyor ve ilçenin ekonomik gelir seviyesi de iyi durumda olduğu için hiçbir öğrenci günü birlik harçlığını almadan okula gelmiyordu. Bu sosyo – ekonomik düzey farkının öğrencilerde ders başarısını da olumlu yönde artıracağını düşünüyor ve ülkemize nitelikli eleman kazandırma potansiyelinin daha yüksek olabileceğini tahmin ediyordum. Lakin zaman içerisinde hiç te öyle olmadığını hayretle görmüş ve bunun nedenlerini araştırmaya başlamıştım. Araştırma raporlarıma göre doğu illerinin eğitimdeki başarısı batı illerine göre daha ileri seviyedeydi. Tunceli, Muş ve Artvin gibi iller hep ilk sıralarda yer alırken İstanbul, Ankara ve İzmir gibi gelişmiş şehirler ilk 30’a bile girememişti. Bu konuyu derinlemesine ele alarak en küçük sebepleriyle beraber araştırmaya başladım.

Doğu ile batı arasında farklı olan şey tabi ki de sadece eğitimdeki başarı değildi. Kültür, gelenek ve görenekler, din ve ahlak anlayışı, aile bağlarındaki iletişim, saygı, sevgi ve geçim faaliyetleri gibi birçok değişiklik vardı. Fakat tüm bu değişiklikler doğrudan eğitimi etkileyen faktörlerin başında geliyordu. Büyük şehirlerin o şımarık cadde havasına müptela olmuş gencecik fidanlar, her tarafta zehir tacirlerinin kurduğu çirkef tuzaklara düşüyor, geceleri evlerinin yolunu unutan ve aile bağlarından bihaber nesiller haline geliyorlardı. Büyüğünü küçüğünü bilen, saygılı ve erdemli nesil diyebileceğiniz öğrenci sayısı her sınıfta bir elin parmağını geçemeyecek kadar azdı. Hele ki lise öğrencilerinin giyim kuşam ve hareketlerine bakınca insanın gelecek adına kaygısı ve sinir katsayısı hepten tavan yapıyordu. Kimdi bu gençlik? Bizim kültürümüze yarısı yırtık pantolonlar, diken gibi durması için çeşitli maddelerle yukarı kaldırılmış saçlar, ayağının paçasından içeri nasıl girdiğine hayret edeceğiniz daracık kotlar, dudaklara burunlara takılan küpeler ve kulaklarından çıkaramadıkları mp3 çalarlar ile dolaşan bu gençlik kimin nesli idi? Peki ya anne babalara ne demeliydi? Çocuklarının bu hallerini göre göre onlardan gelecek adına ne bekliyorlardı acaba?
Bir lisenin kapısından geçiyorum ve tam da içeri giriş zilinin çoktan çaldığı bir andayız. Nöbetçi öğretmen zil çalmasına rağmen hala bahçedeki bankta oturmuş cep telefonuyla oynayan kız öğrenciyi sınıfa girmesi için uyarıyor. ‘’Ayy hocam yaaa, geçicez işte ne var’’ diye bir cevap ile karşılaşan öğretmenimiz birkaç münakaşadan sonra zor da olsa öğrenciyi içeri almayı başarıyor. Akıllarda bu durumla ilgili olarak birçok soru kalıyor tabi. Bu cevap karşısında acaba öğrenci mi, yoksa otoritesini yeterince koyamayan öğretmen mi suçlu sizce? Ya da öğretmenin elini kolunu bağlayan disiplin yönetmeliği mi? Daha da genişletecek olursak öğrencinin sürekli içinde bulunduğu sosyal çevre mi, yoksa onu o sosyal çevrenin içine denetimsiz olarak gönderen aile mi? Bu sorunun cevabını vicdanlarınıza bırakarak eğitimin her zaman en küçük yaşlardan beri ailede başladığını varsayarak disiplin sorunları ve çözüm metotlarına geçmeden önce ailelere birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.

DEĞERLİ ANNE BABALAR
Unutmayınız ki eğitim ailede başlar. Çocuğunuza okul çağına gelinceye kadar asıl temel eğitimi verecek olan sizlersiniz. Ona girişkenliği, özgüveni, soru sorma ve analiz etme becerilerini, ahlaki değerleri ve toplumla barışık olmayı öğretecek olan ilk öğretmenlersiniz. İşte asıl zorunlu eğitim bu ilk 6 yıllık zorunlu eğitimdir. Bu süreci donanımlı olarak geçirmesini sağlayabilirseniz okul çağına geldiğinde hiçbir konudan tereddüdünüz olmasın. Yapmanız gerekenler sadece sıradan anne babanın yapması gereken ve ekstra bir yoğunluk gerektirmeyen sorumluluklarınızdan oluşmaktadır.

Fizik kurallarında bir kanun vardır. Daha ilk maddede ‘’bir enerji harcamadan başka bir enerji üretemezsiniz’’ diye yazar. Sizlerde küçük yaştan beri çocuğunuza sevgi vermezseniz ondan sevgi alamaz, onun fikir ve düşüncelerine saygı göstermezseniz ondan topluma karşı saygılı olmayı bekleyemezsiniz.

Günümüzde kadınların da çeşitli meslek dallarında çalışma isteğinden dolayı EV HANIMI kavramının giderek yok olması ve bu ailelerin çocuklarını sürekli bakıcı ailelere göndermesi sevgi ve saygı kavramını yok eden en önemli maddelerin başında gelmektedir. Elbette ki kadının toplumdaki statüsünün artması için herhangi bir iş de çalışma hakkı vardır ve gereklidir. Fakat bu durumun ebeveyn-çocuk ilişkilerini zedelediği de kaçınılmaz bir gerçektir. Araştırmalara göre özellikle ilk 3 yılını bakıcı evlerinde geçiren çocukların ileriki yıllarda korkak, çekingen, öz güveni kaybolmuş ve anne babasına karşı güvensiz bir tavır sergiledikleri saptanmıştır. Dolayısıyla en azından ergenlik çağına gelinceye kadar zorunlu olmadıkça çocuklu kadınların çalışmamasını tavsiye etmekteyiz. Çalışmak zorunda olan ailelere ise çocuklarını bakıcılara verirken mutlaka kendi evlerinde vermelerini istemekteyiz. Ailesi yanında olmasa bile en azından kendi evinde olması çocuğa az da olsa güven verecektir.

İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir, diye bir söz vardır. Dünyanın en güzel tespitlerinden biri olarak görmüşümdür hep. Bilindiği üzere çocuklar özellikle ilk 5 yıl her şeyi merak ederler ve sizi bunaltacak kadar sıklıkla sorular sorabilirler. Onun bu yaşlarda sorduğu sorulara geçiştirici olarak değil, mantıklı ve anlayacağı tarzda cevaplar verirseniz bilgiye ulaşma ruhunu asla kaybetmeyecektir. Hatta böyle güzel sorular sorduğu için kendisine teşekkür edici cevaplarla başlayabilirseniz çevresini ve nesneleri tanıma güdüsünü sürekli hareketli tutmuş olacaksınız. Sordukça öğrenecek, öğrendikçe girişimcilik ruhu kazanacak ve özgüven gelecektir. Önemli bir nokta olarak ise, onun sorularını cevaplarken muhakkak gözlerinin içine bakarak ve sevecen bir şekilde cevap vermelisiniz. Tv seyrederken, telefonla oynarken ve ya başka bir işle meşgul olurken tamamen işinizi bırakıp onun sorularını zevkle cevaplıyormuş gibi bir tavır takınmalısınız. Onun size sorular sorduğu gibi sizde ona kolaylıkla cevap verebileceğine emin olduğunuz sorular yönelterek ve bu cevabı ilk kez ondan duyuyormuş gibi bir tavır içinde davranıp onu mutlu edebilirsiniz.

Çocuklarınız oyun çağında olduğu için bunu büyük bir avantaja çevirmelisiniz. Ona türlü türlü oyuncaklar verip başıboş bırakırsanız bir süre sonra sıkılacak, sürekli yeni oyuncaklar isteyecek ve çok kısa sürede yeni oyuncaklardan da sıkılacaktır. Onunla mutlaka kendiniz oynamalısınız. Hatta nasıl bir oyun oynamak istediğinizin planını bile ondan fikir alarak oluşturmalısınız. Bütün öğretmeye çalıştığınız konuları bu oyunların içine saklayabilirsiniz. Evcilik oyunu bunun için en iyi ortamdır. Bu oyunda çocuğunuzla rollerinizi değişebilir ve onu kendinize anne baba yaparak örnek bir çocuk davranışı sergileyebilirsiniz. Bu durumda ne kadar iyi rol yaparsanız size karşı nasıl davranması gerektiğini onun bilinçaltına o kadar profesyonel bir şekilde sokabilirsiniz. Ayrıca doktorculuk, öğretmencilik, polisçilik gibi oyunlarla ona meslekleri tanıtabilirsiniz.

Doğa yürüyüşleri yaparak ona her türlü çiçeği, böceği  sevdirebilirsiniz. Yılan, akrep gibi canlıların tehlikelerini tanıtarak onlara zarar vermek yerine mesafe koymayı öğretebilirsiniz. Unutmayınız ki hayvanları sevmek ve sevdirmekte merhamet bilincini geliştirir. Doğa dostu, çevresine zarar vermeyen bir birey yetiştirmek istiyorsanız onu mutlaka hayvan sever bir insan olarak yetiştirmelisiniz. Kuşlara yuva yapmak, sokak kedilerine barınak yapmak, onları beslemek ve oyunlar oynamak her türlü oyuncaktan daha etkili ve keyifli olacaktır.

Ona sürekli onu sevdiğinizi söylemek, yaptığı olumlu hareketleri methetmek ve ona güvendiğinizi söylemek size karşı saygı ve sevgisini artıracaktır. İstemeyerek yaptıkları hatalarda bile ona kızmak, azarlamak gibi hatalar yaparsanız size yalan söylemek zorunda kalabilir. Zaten çocukların yalan söylemeye alışmasının en büyük nedeni yaptığı hatalardan dolayı sürekli hakaret eden, hatta fiziksel şiddet uygulayan anne baba tutumlarıdır. Eğer korkuya maruz kalırsa elbette yalan söyleyecektir. Onu neden bu hataları yaptığı konusunda yargılamak yerine, ne yapması gerektiği konusunda bilgilendirin. Örneğin yanlışlıkla bir bardak kıran çocuğa:
‘’Neden bardağı aldın’’, ‘’neden düşürdün’’, ‘’neden yaramazlık yaptın’’ gibi cümlelerle giderseniz asıl yapması gereken davranışı kazandıramazsınız.
Fakat :
‘’Bardağı alırken izin alman gerekirdi’’, ’’ ve ya ‘’ amacının sadece su içmek olduğunu biliyorum ama bunu bize söyleseydin sana yardımcı olabilirdik’’ gibi cümlelerle ne yapması gerektiği konusunda bilgilendirerek konuşulması ileride aynı hataların tekrarlanmamasında çok etkilidir. Ayrıca herhangi bir sıkıntısı olduğunda önce onu anladığınızı hissettirerek çözüm yolları aramalısınız. Psikoloji de buna empati denir. Örneğin arkadaşları kendisiyle oynamak istemediğinden yakınan bir çocuğa, ‘’sen de onlarla oynama’’ gibi bir tavırla olayı kestirip atmak çok yanlış bir davranış olur. Ona kuracağınız cümle şu şekilde olabilir:
‘’Demek arkadaşların seninle oynamak istemiyor ve sende bunun için çok üzülüyorsun’’ gibi bir cümle ile söze başlamak, onu anladığınızı hissetmesi için yeterli olacaktır. Onu anladığınızı hissettirmeden, sizin anlatacaklarınızın hiçbir kıymeti olmayacaktır.

Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan ‘’sorumsuzluk’’ konusunda kesinlikle en küçük bir taviz vermeyin. Kahvaltı ve yemek saatleri düzenli olmalı ve buna siz de uymalısınız. Eğer bir aile kendi koyduğu kurallara kendisi uymuyorsa çocuklarından bu konuda hiçbir başarı beklememelidir. Özellikle zararlı alışkanlıkları olan aileler bu alışkanlıklarını çocuklarının gözleri önünde yapmamalıdır.
Aksi takdirde geleceğimizi çok karanlık günler bekliyor ve bizim artık çağ atlayabilmemiz için bir kez daha KEŞKE diyecek kadar vaktimiz yok.
İşi okullara bırakmadan önce bunları yaparsanız sadece kendi geleceğinizi değil ülkemizin geleceğini kurtarmış olursunuz. Bu duygularla yeni eğitim öğretim yılının tüm meslektaşlarım ve velilerimize hayırlı olmasını diliyor saygılar sunuyorum

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
error: Bu sitenin içerikleri korumalıdır. Emeğe saygı !!