Sakarya Detay Haber
Hasan Topçu

SEVDA ENGEL TANIMAZ

SEVDA ENGEL TANIMAZ
Bu haber 28 Haziran 2018 - 15:38 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Mahmune Banu öfkelidir;

“O Ferhat denen dağ deliciyi çıkarın zindandan, söyleyin ona, hemen bu şehirden çekip gitsin. Yoksa boynunu vurdururum!”

Şirin, teyzesinin yanından çıktığında yıkılmış gibiydi. Gene de umutluydu. Zindanın kapısına koştu. Adamlar Ferhat’ı çıkarıyorlardı. Şirin Ferhat’a:

-“Dağlarda bekle beni!” diyebildi. Hemen Ferhat’ı uzaklaştırdılar, götürüp şehrin kıyısına bıraktılar. Ferhat su getirmek için oyduğu dağa çıktı. Bir mağara oydu kendine. Orada yalnızca acılarını ve umudunu yaşamaya koyuldu.

Düğün başlamak üzereydi. Ertesi gün çalgılar çalınacaktı. Vezirin oğlu traş olmuş, yenilerini giymişti. Sarayda baş döndürücü bir gidiş geliş göze çarpıyordu. Kadınlar Şirin’i kandırmaya çalışıyorlardı uzun uzun. Sözü biri alıyor, öbürü bırakıyordu. Şirin susuyordu. Bir fırtına öncesinin sessizliği gibiydi. Üstünde ne yapacağını bilenlerin dinginliği vardı. Su şaşırtan ve korkutan dinginlik, akşama doğru kesin bir sevince bırakmıştı yerini. Son dakikaya kadar Ferhat’a kavuşmayı deneyecek, kavuşamazsa odasının penceresinden usulca aşağıya bırakacaktı kendini. Yaşamakla da ölmekle de Ferhat’ın olabileceğine inanıyordu. Gülüyor, şarkılar söylüyordu. Akşam geceye doğru değişirken, sarayın kapısını bekleyen bekçinin yanına gitti. Ondan kendisini kapıdan bırakmasını istedi. Şirin, sarayın kapısındaki bekçiye dedi ki:

– “Gün doğdu, umut kırıldı. Bırak beni gideyim! Dünyam bütün karardı. Bırak beni gideyim! Ben topraktan ayrılamaz bir suyum… Denizlerini özleyen gemiyim… Uçuşlara susadı kanatlarım… Bırak beni gideyim! Çekildi özsularım dallarımda… Onmaz bir durgunluğum  yalnızlıkta… Her geçen gün biraz daha geceyim… Bırak beni gideyim! Tutkuyu tutma kapılarda… Nilüferler boğulmadan sularda… Acılar onu yıkmadan dağlarda… Bırak beni gideyim! Nasıl olsa yolum çizili benim. Ben ya Ferhat demişim ya da ölüm… Ey benim yoldaşım, umut gözlüm… Bırak beni gideyim!”

Bekçi sessizce açtı kapıyı, tek söz söylemeden. Şirin gecenin karanlığında usulca süzüldü dışarıya. Karanlığı boydan boya koşuyordu. Ferhat’ı bulmak için sabahı beklemeliydi. Bir ağacın dibine çöktü, beklemeye başladı. Gece bitmek bilmeyen bir ağırlık gibi uzadıkça uzuyordu. Şirin, uyanık, düş gördü sabaha kadar. Bu düşlerin her birinde, kendisini çoğaltan, yücelten, kendisinin çoğalttığı, yücelttiği Ferhat vardı. Sabahı anlatan ilk ışıklar Doğu’da kıpırdanmaya başlayınca, Şirin:

– “Ölüme de, yaşamaya da benzer bir gün doğuyor.” dedi. Gün doğudan ilerledi, Şirin’in ayaklarına kadar geldi ilk ışıklarıyla. Şirin dağa doğru yürümeye başladı. Dağ onu yokuşunda engelleyecek yerde, onun yürüyüşüne yürüyüş, gücüne güç katıyordu. Uçuyordu sanki dağın yükseklerine. Ferhat’ın mağarasının dorukta olduğuna inanıyordu. Doruğa yaklaşınca “Ferhat!” diye seslendi. Şirin’i özlemle kucaklayan Ferhat ona şunları söyledi:

– “Umutların doğduğu yerde geldin. Güneşle birlikte doğdun sabaha… Mademki böylesine güzelliksin, bir dağ çiçeği taksan saçlarına… Sarsılmazlığında bir kalesin… Dünyada hiçbir ordu yıkamaz burçlarını. Kıyıları çok uzak bir denizsin… Benim diyen gemiler geçemez dağlarını. Gülünç ettik ya ölümü ona bak… Yaşarlığı en kesin belirleyebildik ya… Artık ölüm her yerde utanacak, Ferhat ile Şirin’e göz koymakla… Kucağında ölüme ölüm demem… Umudunda yok olmalar bir hiçtir. Gökleri mavisinden koparmak isteyene, artık ölüm bir çıkar yol değildir. Ölmezliği bulduk ya sonunda… Varlığımızla yarattık sonsuzu… Haydi, kalk uzaklara gidelim, ölüm sonsuza bölmeden umudumuzu…

( Melike adlı romandan alınmıştır)

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
error: Bu sitenin içerikleri korumalıdır. Emeğe saygı !!