Sakarya Detay Haber
Hikmet Bulak

Muasır Medeniyet

Muasır Medeniyet
Bu haber 19 Nisan 2016 - 19:59 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Emniyet teşkilatımızın tüm kademelerinde 27 yıl yönetici olarak görev yaptım. Bu süreçte ülkemizin gelişimine de şahit oldum. Ama gelişmekte olan bir devlet olarak muasır medeniyet seviyesine ulaşmak o kadar basit ve kolay değildir.

Gelişmiş toplumlarda kurallar konulurken toplumun ne kadar menfaatine olduğuna objektif olarak bakılır ve bu şekilde uygulanır. Görevimiz sırasında yurt dışına birçok ülkeye gitmeye ve oradaki devlet görevlileri ile temas kurmaya imkânımız oldu. Belki onlarında bizden öğrendikleri şeyler vardı ama bizim bilgi ve görgümüzün gelişmesine sağladıkları katkı asla yadsınamaz.

Gelişmiş toplumlarda bir kuralın oluşması için uzun süreli inceleme ve araştırmalar yapılması, o konuda ilgili tüm bireylerin katılımının sağlanması, alınan kararların uygulanabilirliği ve toplum tarafından kabul görerek sahiplenilmesi çok özel öneme sahiptir.

Yani kendini çokbilmiş zanneden âlim müsveddeleri gibi, okumadım ama ben çok zekiyim cahilleri gibi veya ben o konuda ihtisas yapmadım ama profesör gibiyim diyen bilim ukalaları gibi şahsiyetleri medeni ülkelerde pek bulamazsınız. Hele de zevkler ve renkler tartışılmaz özdeyişini icat ederek her şeye uygulamaya çalışan sonradan görmeler nadiren vardır. Bir şeyin genel kabul görmesinin her kişiye göre değişmesi çok normal bir şey değildir.

Ben her şeyi biliyorum, kimseden öğrenecek bir şeyimiz yoktur saygısızlığını pek göremezsiniz. Üstelik konusunda dünya çapında otorite olmasına rağmen, sizin sahibi olduğunuz bilgileri büyük bir titizlik ve saygı içerisinde anlayarak dinlemekten gocunmazlar.

Değerli bir emekli Tümgeneral dostum vardı. Gerçekten kendisini çok iyi yetiştirmiş, devletimizin verdiği olanakları çok doğru bir şekilde değerlendirmiş ve ülkemize önemli katkılar sunmuş donanımlı askeri bürokrat bir kişilikti. Teğmen iken görevli bulunduğu ve şahit olduğu bir hadiseyi anlatmıştı.

“O medeni Avrupa ülkesi kurumunun tadilatla yenilenen binasında koridorlara ve odalara asılacak tabloların neler olacağı tartışılıyordu. Nitekim en alt kademedeki memurdan, en üst rütbedeki komutanlara kadar herkesin fikri alınmıştı. Belki bir ayın üzerinde geçen bir zaman sonrasında hangi tablonun nereye asılacağı kararlaştırılmış ve nihayet uygulanabilmişti. Evet neticede güzel bir seçim yapılmıştı ama bana göre çok gereksiz bir konsensüs çalışması ile karar sürecinin uzaması garip gelmişti. Oysa bizim ülkemizde bu çok basit bir şekilde çözümlenirdi. En üst düzeydeki komutana sorulur ve o nasıl isterse vereceği talimat ile aynı gün sonuca ulaşılırdı.

Yıllar sonra aynı yere bu sefer Tuğgeneral rütbesi ile gittiğimde bana hayatımdaki en önemli deneyim kazandıran hususlardan birisini yaşadım. Bundan 30 yıl önce tüm çalışanların görüşü alınarak asılan tabloların tamamı aynı yerlerinde duruyordu. Hem heyecanlanmıştım, hem de şaşırmıştım. Çalışanlar tarafından ortak karar verilerek ve tüm detayları ile incelenerek sağlanan uzlaşı ile yapılan çalışmalar herkes tarafından sahiplenmişti. Oysa bizdeki örnekleri gibi en üst düzeydeki sorumlunun kendi doğrularına göre verdiği kararlar, o gittikten sonra gelen yönetici tarafından değiştiriliyordu.”

Yine basit ama derin bir anlayış farkını gözler önüne serecek bir hatırayı da paylaşmak istiyorum. BM nezdinde görev yapan Türk Polisi arkadaşlarımız Avrupalı meslektaşları ile o balkan ülkesindeki trafikle ilgili kararlar alıyordu.  Ölümlü ve yaralamalı kazaların yoğun olduğu bir bölgede alınacak trafik tedbiri hakkında karar verilecekti. Neticede trafik ışıklarının bulunması, uyarı levhalarının konulması, görüş açılarını kapatan engellerin kaldırılması gibi birçok tedbirin uygulanmasına karar verildi. Çalışmayı tamamlamanın ve doğru tespitlerin yapıldığının sanıldığı bir anda Türk Polisi arkadaşımız şu can alıcı konuyu dile getiriyordu. Buraya trafik ışıkları ve uyarı levhaları konulmasına rağmen eğer sürücüler buna uymazlarsa yine aynı kazalar olabilirdi. Bu kavşağa ayrıca kurallara uyulması için bir trafik polisi görevlendirmesini teklif ediyordu.

İşte bu yeni durum karşısında Avrupalı meslektaşlarımız şaşkınlıklarını gizleyemeyerek sorgulamaya başlamışlardı. Trafik ışıkları varken sürücülerin bunu neden ihlal edeceklerini anlamaya çalışıyorlardı. Anladık ki bu gelişmemiş toplumların bir problemiydi. Yani gelişmiş toplumlarda birey yöneticilerine güveniyor ve onların toplum menfaatine dürüst hareket ettiğine inanıyordu. Ayrıca toplumu denetleyen dinamiklerin sağlıklı çalıştığının bilinciyle alınan kararlara gönül rahatlığı ile uyuyordu.

Bunu toplumu oluşturan insanların dürüst, ilkeli, eğitimli ve anlayışlı olduğu şeklinde de anlayabiliriz. Aynı zamanda devletin milletin varlığına hizmet etmekle mükellef olması, bireylerin, gurupların ve toplumun haklarını koruması, kısaca hukukun üstünlüğünün geçerli olması da diyebiliriz. Bunlar toplumsal ahlaka sahip, hak yemeyen ve hukuka uygun yönetilen gelişmiş devlet özellikleridir.

Bugün kendini ithal edilmiş radikal düşüncelerle haklı çıkarmaya çalışan, yetersiz eğitimdeki halkı farklı argümanlarla aldatarak manipüle eden, bireysel ve grup menfaatlerini toplum menfaatlerinin üzerine çıkararak hukuksuz hareket edilmesini mubah gören bir anlayışın egemenliğini görüyoruz.

Bireysel ve grup içerisindeki; yolsuzluk, hırsızlık, ahlaksızlık, kanunsuzluk, haksızlık ve tutarsızlık gibi olumsuzlukları kişisel hatalara vererek görmezden gelen, yalanı, dolanı, hak yemeyi ve iftira atmayı Müslümanlıkla bağdaştırmaktan sakınmayan, yapılan tüm olumlu faaliyetleri ise bireyin ve grubun başarısı olarak gören, bunu da halka dikte eden yobaz bir anlayışın iktidarını yaşıyoruz.

Toplumda konsensüs sağlanmasını bir tarafa bırakın, bölünüp, parçalanıp, düşmanlaştırılmasını hatta asla bir araya gelemeyecek şekilde domine edilerek ayrıştırılmasının uygulamalarını görüyoruz.

Herkesin kendisine özel yaşam anlayışını ortadan kaldırarak, tek tip düşünen, tek tip hareket eden, otoriter yapıya sorgusuz itaat eden, tek insan tipi yaratılmaya çalışıldığını teessürle takip ediyoruz.

Bunun; sadece tek bir kişinin veya partinin tasarrufu ile değil, ona güç veren ve onu ele geçiren örgütlü düşünce merkezinin mevcut yapı üzerinden uygulamaya koyduğu, kara yapıların çağdışı dayatmacı totaliter düzen kurma gayretleri olduğunu biliyoruz.

Batı ülkelerinde olduğu gibi İslam ülkelerinde ki saygınlığını da kaybeden, ancak Müslüman toplumlardaki fundamentalist gruplar ile olan ilişkilerin muhtemel neticelerinde ki tehlikeli boyutlarını göstermeyerek, İslam âleminin desteği gibi yansıtılan algılara şahit oluyoruz.

Dindar denilerek kindar, milliyetçi denilerek kavmiyetçi, ahlaklı denilerek çarpıklaşmış, gelişmiş ve medeni toplum denilerek te yozlaşmış ve yalnızlaştırılmış bir toplum inşa edileceğini anlıyoruz.

Sözün özü; hukukun türlü gerekçelerle yok edildiği, temel insan haklarının çeşitli sebeplerle çiğnendiği, hoşgörü ve sevginin radikal söylemlerle katledildiği, zulmün alkışlandığı bir toplumda, halkın da, kanaat önderlerinin de yöneticilerinin de masumiyetinden bahsedilemez.

Muasır medeniyetin ve gelişmiş devlet olabilmenin yolu hukukun üstünlüğündedir. Üstünlerin hukukuna inananlar bugün ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, mutlaka yıkılıp tarihin karanlığında kaybolup gideceklerdir.

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
error: Bu sitenin içerikleri korumalıdır. Emeğe saygı !!